11 Eylül 2016 Pazar

BAYRAMLAR (İsmail KARA)

       BAYRAMLAR
                                                         ---İsmail KARA---
       Bayram, şenliktir,
         Bayram, coşkudur.
         Bayram, barıştır.
         Bayram, sevgidir.
         Bayram, kaynaşmadır.
         Bazı şarkılarda geçen; “Her gün bayram olsa”, ya da “Hayat bayram olsa” gibi sözler basit gibi gelir kulağımıza ilk anda ama, oldukça anlamlı bence...
         Bayram havasının özelliği ve güzelliğidir, özlenen, aranan...
         Bayramda eş-dost ve akrabaların birbirlerini ziyaretleri, sevgi ve saygı duygularının yeniden pekişmesi, kıgınlıkların giderilmesi, küskünlerin barışması; çok güzeldir.
         Bayram vesilesi ile gurbette yaşayanlar, memleketlerine gider, oradaki yakınlarıyla bayramlaşır, hoş zamanlar yaşanır.
         Velhasıl, genelde güzeldir bayramı yaşamak...
         Fakat, bazı insanlar için de bayram sevinç kaynağı yerine üzüntü kaynağıdır.  Bir türküde “Bayram gelmiş neyime” diye bayram sitemle anılır.
         Bazıları, bayramlarda kaybettikleri yakınlarını anımsarlar. Üzülür, üzülürler. Onlar ki, adeta bayramın gelmesini istemezler. Ben de gurbet havası yaşarken “Bayram Günleri” diye bir şiir yazmış ve ilk kitabım olan “Birinci Demet” de yer vermiştim. Aşağıya iki dörtlüğünü alıyorum.
         Gözümden birkaç damla yaş döküldü,
         Geldi gene işte bayram günleri…
         İçim kanla doldu, yaram deşildi,
         Geldi gene işte bayram günleri…
         *
         Sıla aklımdan geçti, bir hoş oldum,
         Gurbet acısıyla yine sarhoş oldum,
         Yenildim feleğe, fena tuş oldum,
         Geldi gene işte bayram günleri
         İnsanların çoğunluğu, bayram günlerini yakınları ve dostlarının ziyaretlerini kabul etmekten, kendileri de onları ziyaret etmekten büyük zevk alırken; bunun tersini isteyenler de vardır. Onlar da bayramı herkesten uzak mekânlarda; yazlıklarında, sahillerde, sair turistik yerde
geçirmeye  çalışırlar.
         Bence, bayramlar geleneklerimizi yaşama ve yaşatma açısından önemlidir ve hakkıyla yaşanmalıdır.
         Tüm okur ve dostlarımın bayramını kutluyorum.
          

23 Ağustos 2016 Salı

ŞAPKA DEVRİMİ (Yıl Dönümünde Anımsıyoruz)

Atatürk’ün yaptığı Kültür Devrimlerinden biri

ŞAPKA DEVRİMİ
------------------------------------------------İsmail KARA-----------------
Bu gün Ulu Önder Atatürk’ün yaptığı en önemli devrimlerden birinin yıl dönümüdür.
Atatürk, hem Kastamonu’luların davetlerini yerine getirmek, hem de düşündüğü kılık-kıyafet devrimini başlatmak için; 23 Ağustos 1925 pazar günü sabahın erken saatlerinde Ankara’dan ayrılarak  Kastamonu
yoluna düşer. Yanında Rize Milletvekili Fuat (Bulca), Kütahya Milletvekili Nuri (Conker), Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik (Bıyıkoğlu), Başyaver Rusuhi, Yaver Muzaffer, Muhafız Komutanı İsmail Hakkı, ve Özel Kalem Müdürü Lütfi beyler de bulunmaktadır.
Önce Kalecik’e uğrayan Cumhurbaşkanı Atatürk ve yol arkadaşları, öğle yemeğini Çankırı’da yerler. Orada halkın büyük sevgisi ve coşkusuyla karşılanır. Akşamüzeri Kastamonu’ya varır. Yalnız il merkezi değil; Küre, İnebolu, Devrekâni, Taşköprü, Daday ilçeleri ile Seydiler bucağı ve Ecevit’i de ziyaret ederler. Uğradığı her yerde büyük tezahüratlarla karşılanan Atatürk, 31 Ağustos 1925 pazartesi günü saat 12 30 da, tüm yeniliklere seve seve kucak açmış devrimci ve gerçek Atatürk’çü Kastamonu ve çevresi halkının dinmeyen gözyaşları arasında, izlenimlerinden mutlu ve fakat ayrılıştan üzgün olarak Çankırı yoluyla başkent Ankara’ya döner.
Elindeki panama şapkasıyla halkı selamlayan Atatürk; “Bu serpuşun ismine ŞAPKA denir” diyerek şapka
devrimini, daha doğrusu “KILIK-KIYAFET DEVRİMİ”ni başlatmıştır.
Şapka devrimine gelininceye kadar Türk toplumu, bugün ancak çoğunun müzelerde göründüğü, değişik topluluklardan alınma acayip giysi ve başlıklarla millî kimliğinden bir kısmını kaybetmiş ve uygar ülkelerin alayına konu olmuştu. Başlarda fes, takke, sarık, kavuk, külâh, kalpak, peçe, çar gibi çeşitli; bedende ise şalvar, zıpkın, cüppe, çarşaf, peştamal ve diğerleri gibi çeşitli gieyecekler… Atatürk’ün deyimiyle “altı kaval, üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet, ne millîdir, ne de beynelmilel”.
Atatürk, bu devrimle hem ulusundaki kıyafet karmaşasına son vermek istemiş, hem de çağdaş ülkelerin giyimine yaklaşım sağlamıştır.
Yapılan birçok devrime karşı çıkanlar olduğu gibi, kılık-kıyafette yapılan devrime de karşı çıkanlar olmuştur. Bunun bazı örneklerini bugün dahi görmekteyiz. Sokaklarda takke ve kara çarşaf gibi giysilerle dolaşanlara rastlıyoruz.
Atatürk’ün yaptığı  fakat ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Kültür devrimleri arasında yer alan
KILIK-KIYAFET DEVRİMİ de diğer devrimler (inkılâplar) gibi, çok önemli ve büyük devrimlerden birisidir. ŞAPKA DEVRİMİ adıyla başlatılan bu devrimi; yıl dönümü nedeniyle bir kere daha anımsıyor ve Ulu Önder ATATÜRK’ü de kahramanlığı, idareciliği, devrimciliği ve sosyal alanlardaki düşünce ve başarılarıyla bir kere daha saygıyla anıyoruz.

16 Ağustos 2016 Salı

17 senede, 17 Ağustos 1999 Depremini unuttuk

17 SENEDE, 17 AĞUSTOS DEPREMİNİ UNUTTUK

17 Ağustos depremi, tüm Marmara Bölgesi'nde, 
Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir alanda hissedildi. 
Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 
23.781 yaralı oldu. 
505 kişi sakat kaldı. 
285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar gördü.
Resmi olmayan 
bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, 
ağır-hafif 100.000'e yakın yaralı olmuştur. 
Ayrıca 133.683 çöken bina ile
yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz bırakmıştır. 
Yaklaşık 16 milyon insan, depremden 
değişik düzeylerde etkilenmiştir


31 Temmuz 2016 Pazar

ÇOCUKLAR KÖYÜ BİLMELİ (İsmail KARA) ------------

       ÇOCUKLAR KÖYÜ BİLMELİ
                                                             ---İsmail KARA---
       Uzun yıllardan beri köylülerimiz şehirlere akın etti.
         Bunun sonucu çarpık kentleşme gelişti (-).
         Büyük şehirler gecekondu dediğimiz çoğu salaş binalarla doldu.
         Siyasî erk, bu durumu önleme yerine gecekondulara her türlü hizmeti verdi ve adeta teşvik etti.
         Daha sonra çoğunluğu kamu arsaları üzerinde yapılan gecekondulara tapuları verildi.
         Çarpıklık üstüne çarpıklık derken; kentsel dönüşüm başladı.
         Gecekonduların yerlerine apartmanlar dikildi.
         Her gecekondu sahibi, birkaç dairenin sahibi oldu bu kez...
         Bunlara sanırım dünyada ender rastlanılır.
         Son olarak “Köye Dönüş Projesi” başlatıldı.
         Kentlere iyice yerleşen köylüm, köyüne döner mi şimdi?
Çoğu büyükler, köylerini unuttu. Çoğu çocuk, köyü hiç bilmiyor.
         Dün bir eğitim kurumunda çalışan arkadaşım Müjdat Sanat’la konuşuyorduk. Bana aynen şunları söyledi;
         “Çocuklar köyü tanımalı. Bazı kurumlar başarılı öğrenciler için gezi-tatil programları düzenliyor. Bunları keşke köylere yönelik yapsalar. Onlara köyleri tanıtsalar, köyde hayatı öğretseler daha iyi olmaz mı? Üstelik köye dönüş projeleri başlatılmışken”...
         Müjdat bey de bir köy çocuğu ve onbeş gün kendi köyünde tatil yapmanın zevkini tatmış. Bir dağ köyünde geçirdiği o onbeş günü de bana ballandıra ballandıra anlattı ki, öyle bir köye gidesim geldi.
         Evet! Çocuklarımızın çoğu atalarının içinde yetişip geldikleri köylerini bilmiyor. Çocuklar yavaş yavaş köyü, köylerini tanımalı. Müjdat beye aynen katılıyorum. Yarınlarda köye döndüklerinde şaşırıp kalırlar yoksa... Yediğimiz meyvelerin, sebzelerin, esas maddesi buğday olan ekmeğimizin nerelerde nasıl yetiştiğini öğrenmeli...
        Köyün havasını, suyunu tatmalı, doğallıklarını yakından görmeli...
        Yazları “tatile gitme” de düşünülen şey deniz kenarları oluyor. Köyler, yaylalar akla hiç gelmiyor.
        Oysa, Anadolu’da  tatillik çok köyler, beldeler, kasabalar var. Bol bol temiz hava/oksijen depolayabileceğiniz ne güzel yerler var. Doğa sporları yapabileceğiniz  yerler var. Özetle oralarda sağlık var, sağlık.
        Bazı hastalıkların tedavisi bile oralarda... Doktorlar bile bazı hastalarını bol oksijenli ormanlık yerlere gönderiyor, biliyorsunuz.
        Çocuklarımız köyü tanısın, doğal güzellikleri görsün.
        Ulu bildiğiniz şey deniz olmasın!
            

20 Temmuz 2016 Çarşamba

KAZIM MİRŞAN (Ünlü Türkolog-Prof.Dr.) VEFAT ETTİ

KAZIM MİRŞAN KİMDİR?
(04.07.1919-20.07.2016)
Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Gulca kentinde, 4 Temmuz 1919’da dünyaya geldi. 1932’de öğrenimine İstanbul’da devam etti. Boğaziçi Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1940’ta Yüksek Mühendis Mektebine girdi. 1942’de üçüncü sınıftayken Almanya’ya giderek Berlin’de “Technische Schule”‘de okudu. 1946 yılında Türkiye’ye döndüğünde tekrar başlatılan Irkçılık-Turancılık Davasına tanık olarak çağırıldı. İstanbul Teknik Üniversitesi olarak adı değiştirilmiş olan Yüksek Mühendis Mektebinde, inşaat yüksek mühendisliğini okumaya devam ederek 1947’de mezun oldu.
İnşaat mühendisi olarak Almanya, İsviçre ve Türkiye’de çalıştığı sırada hobi olarak eski Türkleri araştırmaya başladı.
Almanca, Rusça, İngilizce ve Türk lehçeleri (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça (yani Uygurca), Kazakça, Kırgızca, Azerbaycanca, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan, Tümenlikçe) dışında Yunanca, Latince, İtalyanca’yı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan, hayatının büyük bir kısmını Ön Türk tarihi ile ilgili araştırmalara adadı.
O'NU UNUTMAYACAĞIZ.
MİRŞAN HOCA'YA ALLAH'TAN RAHMET DİLİYORUZ.

7 Temmuz 2016 Perşembe

       İ L K E L L İ K                 
                                                             ---İsmail KARA---
         Eski çağlarda insanlar daha çok avcılık yapar, etle beslenirlermiş.
Hatta, ateşin keşfinden önce etleri çiğ çiğ yerlermiş.
         Bırakın hayvan avlayıp yemeyi, insan insanı da yermiş. İnsan eti yiyen insanlara, “Yamyam”  denildiğini biliyoruz.
         Şimdi, böyle bir şey yok ama insanın insana yaptığı işkenceler ve çeşitli zulümler , katliamlar bir türlü sona ermiyor.
         Özetle, insanın insanı yeme şekli değişti.
         Bir Kızılderili Atasözü der ki; “İnsan iki ruhludur, içinde bir iyi bir de kötü köpek kavga eder, hangisini daha çok beslersen o kazanır”.   
         Bir başka söz ise şöyledir; “İ nsanlar çok  şeyi öğrendiler. Fakat bir şeyi öğrenemediler; kardeşçe yaşamayı” ...
         Dünya insanlarının barış ve huzur içinde kardeşçe yaşamasını istemeyen, insanın içindeki kötü köpeği besleyen; kavgalardan türlü çıkarlar sağlayan bir zihniyet var ortada... Kötücül bir güç var. Bu güç yokedilmedikçe, barış ve huzuru sağlamak zor.
         Dünya ülkeleri hep silahlanıp savaşa hazırlanıyor. Barışa, huzura hazırlanmayı ise adeta gözardı ediyorlar.
         Ben diyorum ki; “Şu çağda insanın insana en küçük zulmü bile ilkelliktir”.
         Bırakın en küçük zulmü, olmadık çıkarlar için insan insanı öldürebiliyor. Ben kimseye zararı olmayan küçük bir hayvanı bile öldüremem arkadaş!
         Her türlü ilkellikle savaşmak ve onu yok etmek lâzımdır. Bu da ancak eğitimle olur.
         Eğitimin gayesi, insanı zararlı alışkanlık ve hareketlerden korumak,
kendisine ve diğer insanlara karşı yararlı birey olarak yetiştirmektir.
         Atatürk de bir sözünde dünya insanlarının her türlü kin ve nefretten uzak bir şekilde eğitilmesi gerektiğine işaret eder.
         Teknolojinin gelişmesi, dünyadaki gelişimi ifade etmez.
         İnsanlık ahlâken gelişiyor mu?
         İşte bütün mesele burada...
         Uzmanların araştırmalarına göre tüm dünyada ahlâk giderek erozyona uğruyor, çöküyor.
         İnsanlık daha da uygarlaşacağına, aksine ilkelleşiyor.
         Teknoloji bakımından ilerlemek o kadar da önemli değil. Albert Einstein bile bakın ne diyor;
         “Yeryüzündeki şartIarın düzeImesi, sadece biIimseI buIuşIardan çok ahIâkIı bir yaşama düzeninin gerçekIeşmesine bağIıdır”.

5 Temmuz 2016 Salı

VEFA,ZAMAN,ÇIKAR (İsmail KARA) --------------------

      VEFA,ZAMAN,ÇIKAR
                                                                   ---İsmail KARA---
        Başta “vefakâr” dediğimiz insanlar olmak üzere pek çok kişi, günümüzde “vefa” denilen insancıl bağların koptuğunu, hızla yok olma düzeyine doğru düştüğünü söylüyorlar.
        Buna ben de katılıyorum.                                     
        Bir radyoda program yaptığım zamanlarda birkaç kez konuğum olan rahmetli dostum Prof.Dr.İsa Kayacan;
        “Vefa, artık belleklerimizde İstanbul’un bir semti olarak kalacaktır. Bunu üzülerek gözlemliyorum” derdi.
        Bir başka şair dostum Osman Taş ise, sayfasında şunları yazmış;
         “Ey vefa, neredesin? Uzun zamandır ortalar da yoksun! Sen mi herkesi terk ettin, yoksa herkes mi seni terk etti.
        Halbuki sen ne güzel dosttun! Birbirimizi çok sevmiştik. Bu ayrılık çok derin yaralar açtı yüreklerimizde. Sensiz çok perişan olduk, çok bencil olduk. Ne olur gel de bitsin bu ayrılıklar, bu kırgınlıklar, arkadan vurmalar ve nankörlükler.
         Gelde yeniden başlasın kardeşlikler,dostluklar, kadirbilirlikler, diğergamlıklar. Gelde gülsün gariplerin, iyilerin yüzü! Gel de sevinsin yüreği yangınlar, üzülsün nankörler.
         Ne olur gel artık, çok uzadı bu ayrılık!
         Seni terk etmeyen bir ben kaldım. Eğer gelmezsen , ben de terk edeceğim seni!
         İşte o zaman kıyamet kopacak!”.
         Vefa, geri gelip eski yerine oturmazsa; kıyamet kopar mı bilmem ama, tamamen giderse herhâlde iyi de olmaz.
         Peki! Bu vefa neden bizden uzaklaşıp duruyor?
         Çağımızda insanlar, daha çok maddesel şeylerin, paranın, çıkarın peşine düştü. Düşlerde hep onlar, o tür şeyler var. Çok şeye ekonomik gözlüklerle bakıyorlar.
         Zaman, maddeci zaman ki, maneviyatı yerden yere vuruyor.
         Bu madde/maneviyat savaşında, madde galip gelmeyi sürdürüyor.
         Sevgi,saygı gibi değerler de bu arada kaynayıp gidiyor.
         E.General Şair Fazıl Bayraktar’ın şu dörtlüğü de bakın ne güzel;
         Sevin dostlarınızı gönül sıcaklığınca;
         Sırt dönün dargınlığa, kine, nefrete, hınca;
         Sevmenin, sevilmenin, dostluğun kıymetini,
         Gün gelir anlarsınız yapayalnız kalınca.